Almanya – Berlin Gezisi

Almanya Acı Vatan 🙂 Almanya tatil için çok tercih ettiğim bir yer değil aslında ama Berlin genel olarak herkes tarafından çok övüldüğü için görmek istedim. Almanya’da daha önce Münih ve Köln’ü görmüştüm ve net olarak söyleyebilirim ki onlar Almanya ise Berlin değil 🙂
 
Öncelikle Berlin Türk nüfusunun en yoğun olduğu yer. Hemen her yerde Türkçe konuşan kişilere rastlamanız mümkün. Hemen hemen tüm taksi şoförleri Türk. Bunun dışında Kreuzberg zaten küçük Türkiye olarak kabul edilebilir. Kendinizi evinizde gibi hissediyorsunuz 🙂 Tabelaların neredeyse tamamı Türkçe, etraftaki hemen herkes Türk. Canınız Türk yemeği mi çekti, bulmama ihtimaliniz yok. Öyle ki, biz bir gece çorba içmeye bile gittik,işkembe, tavuk suyu ve mercimek seçenekleri vardı 🙂 Döner zaten her yerde var, Almanlar dönerin kendi mutfaklarına ait bir yemek olduğuna inanmaya başlamış bile 🙂 Gittim döner yiyeyim derseniz Mustafas Gemüse döner en meşhuruymuş. Ben yemedim açıkçası 🙂

Neyse Berlin’in Türk olan tarafını bir kenara bırakıp şehri anlatmaya başlıyorum. Öncelikle Berlin gece hayatı ile ünlü evet, ama ilk defa gidiyorsanız yapmadan dönmemeniz gereken bazı turistik ritüeller de var elbette. Yani turistik bir gezi olacak evet ama Berlin’e gidince turist olmak gereği bazı turistik yerleri de görmeniz lazım. 🙂
 

Bu yerlerden en populerlerinden biri elbette Checkpoint Charlie. Bu kapı Berlin duvarının olduğu dönemde Doğu tarafı ile (Rusların hakim olduğu bölge), Batı tarafında Amerikalıların hakim olduğu bölgeyi ayırıyormuş. Şimdi sembolik olarak durmaya devam ediyor. Tabii fotoğraf çekmeniz çok mümkün değil çünkü önü hiç boşalmıyor. Ben de alakasız birilerinin pozunu çekmek durumunda kaldım 🙂

 

 

 

 

 
Doğu-Batı Almanya ile ilgili ufak bir bilgi vermek gerekirse, aşağıdaki haritadan göreceğiniz gibi, Doğu Almanya Rus hakimiyetindeki bölge. Batı Almanya’da ise aslında 3 ayrı ülkenin bölgeleri var. Amerika, İngiltere ve Fransa. 1. Dünya Savaşı sonrasında İstanbul’daki paylaşma hikayesinin net sınırlarla çizilmiş hali gibi düşünebilirsiniz. 🙂 
 

 

 

 

 

 

 

Checkpoint Charlie ile aynı bölgede Yahudi Müzesi bulunuyor. Süreçle, sonrasında yaşananlarla ilgili bilgilere ulaşabileceğiniz bir müze. Fakat biraz Modern sanat müzesi tadında inşa edilmiş, ben daha etkileyici olmasını beklerdim. Yine de görmenizde fayda var.

Aşağıdaki yüzlerin üzerinde yürüdüğünüzde metalden çıkan çığlık seslerini duyuyorsunuz. Bence müzenin en etkileyici yeri burasıydı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Görülmesi gereken yerlerden bir diğeri de Berlinerdom. Spree nehrinin hemen yanında bulunan bina gerçekten çok görkemli. İçerisini gezmeniz mümkün, ben zaman kısıtı nedeniyle gezmemeyi tercih edip, onun yerine Spree nehri kenarında yürüyüş yaptım. Spree üzerinde kanal turları da var, ancak çok da gerekli olmadığı kanısındayım. Ben bindim ama çok mu etkileyiciydi derseniz, öyle olduğunu söyleyemem. Berlinerdom’un bahçesi güzel havalarda uzanıp zaman geçirmek için ideal.
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
 
 
Berlinerdom’un arka tarafında Alexanderplatz’da şehrin hemen her yerinden görünen Fernsehtum (TV kulesi) var. Buranın da üstüne çıkıp tüm Berlin manzarasına hakim olmanız mümkün.
 
 
 
Berlin’in müzeler adası olarak bulunan bölgesi müze severler için ideal. Köprülerle birbirine bağlanmış bu adada bir çok müze bulunuyor. Bunların hepsine gidebilirsiniz, ancak müze gezmeyi sevmeyenlerinize bile Pergamon (Bergama) müzesini görmeden dönmeyin derim. Neredeyse tamamı Türkiye’den gitmiş eserleri orada görünce sinirinize hakim olamıyorsunuz. Önce Almanlar neden kaçırdılar bunları diye, sonra neyse ya Türkiye’de olsa heba olurdu zaten diye 🙁 Müze ve içerisindeki eserler gerçekten çok etkileyici.
 
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Berlin’de yapılacaklar listesinin bir diğeri de tabi ki Eastside gallery’i gezmek. Spree nehri kıyısında bulunan Berlin duvarının 1,3 km uzunluğunda bu bölümü çok büyük bir açık hava müzesi tadında.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Gezmekten yorulduğunuzda Berlin’in ortasındaki kocaman Tiergarden’a gidip çimlere yayılıp dinlenebilirsiniz. Hazır gitmişken parkın hemen yanındaki Buchwald Cafe’de Baumkuchen da yemenizde fayda var.
 

 

 

 

 
Alışveriş yapmak isterseniz iki güzel seçeneğiniz var. Biri Kurfürstendamm (Kısaca Ku’damm), diğeri ise Friedrichstrasse. Friedrichstrasse üzerindeki Galerie Lafayette ve Quartier 216 iki büyük alışveriş mağazası. Ku’damm’da ise hemen hemen bütün bildiğiniz markaların yanı sıra Ka De We isimli büyük alışveriş mağazası alışveriş talebinizi fazlasıyla karşılayacaktır. Ku’damm üzerinde Kaiser Wilhelm Kilisesini göreceksiniz. Kilise 2. Dünya Savaşı sırasında bombalardan nasibini almış ve halen o günlerin izini taşıyor. Genelde Avrupa’da tarihin izlerinin hayatta kalmasına devam edilmesine çalışılıyor. Bizde olsa çoktan yeniden inşa edilmişti bu yapı ve tüm izler silinmişti… Hangisi doğru, cevabı size bırakıyorum. 🙂
 
 
 
Berlin’in merkezi olarak kabul edilebilecek yer meşhur Brandenburg kapısı, bu bölgeden geçmeme ihtimaliniz yok zaten. Bu eski kapı Berlin’in en bilinen ikonlarından biri. Unter den Linden caddesinde yürüyüş yapıp kapıyı görüp, ardından Reichstag’ı (Parlamento binası) ve Avrupa’nın Öldürülmüş Yahudiler anıtını görebilirsiniz. Anıt 2711 tane beton dikilitaştan oluşuyor. Bu taşlar toplam 19000 metrekarelik bir alanda sıralanmış durumda. İçine girdiğinizde garip bir ruh sıkıntısı ve karmaşa hissine kapılıyorsunuz. Anıtı yapan Peter Eisenman tam olarak bunu yapmaya çalışmış zaten.
 

 

 

 

 

 

 

 

 
Daha önce Varşova’ya kadar gidip Auschwitz’e gidememiştim. O günden beri bu deneyimi yaşamak istiyordum. Berlin’e 35km uzaklıktaki Sachsenhausen toplama kampına gitmenizi öneririm. Tren ile Oranienburg’a giderek kampa ulaşabilirsiniz. İçeride görecekleriniz oldukça etkileyici. O mantığı anlamakta zorlanacağınızı söylemeliyim. Kampı gezerken sürekli bir insanın başka insanlara bunu nasıl yapabileceğini sorgulayıp duruyorsunuz. Adeta bir fabrika havasında insanlar önce gaz odalarına, sonra fırınlara sokulup küle çevrilmişler. Tüyleriniz diken diken olacak evet, ama bu deneyimi yaşayıp insanlığın gücü elinde bulundurduğunda neler yapabileceğini görmek açısından önemli.
 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Berlin’de olduğum dönemde yine bir kupa finaline denk geldim, genel olarak bu konuda başarılı olduğumu söyleyebilirim 🙂 Finalde Bayern Munich Borussia Dortmund maçı vardı. Bütün Berlin sokakları Dortmund’lularla dolu ve sapsarıydı. Ben içselleştirip Dortmund’u tuttum ama yine maşallah dediğim 3 gün yaşadı ve Dortmund penaltılarla kupayı Bayern’e kaptırdı. 🙁

 

 

 

 

 

 

 

 
Bu arada Dortmund’lu arkadaşlarla Spree nehri kıyısında Hauptbahnhof’a karşı şezlonga uzanıp içkimizi de içtik biz. Siz gittiğinizde Dortmund taraftarları olmayabilir ama siz yine de gidip güzel havanın tadını çıkarın derim.
 

 

 

 
Yeme içme ve eğlence kısmına girmeden önce bir de meşhur Berlin hayvanat bahçesinden bahsedeyim. Sanırım bir şehirde en son hayvanat bahçesine gittiğimde 15 yaşında falandım. Berlin hayvanat bahçesi genel olarak bir çok canlı türünü görmek adına oldukça güzeldi ama Afrika ve safari macerası sonrası bana biraz boş geldi diyebilirim. Hayvanların ufacık alanlarda kısıtlı kalması da çok hoşuma gitmiyor açıkçası ama yine de görmeye değer elbette.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 
Ne Yemeli, Ne İçmeli?
 
Berlin’in en meşhur yemeği döner ve Currywurst. Currywurst için öneri ile Curry 36’ya gittim ben, oldukça iyiydi ama yani zaten beklentinizin ne olduğuna göre de değişir elbette 🙂
 

 

 
Kahvaltı için Friedrichstrasse üzerindeki Trürmann Wiener’ı öneririm. Hem güzel ve doyurucu sandviçleri, hem de güzel Julius Meinl kahvesi ile denenmeye değer.
 
Akşam yemeği için iyi bir Schnitzel isterseniz Schneeweiss gerçekten çok güzeldi. Üzerine bir de Apfelstrudel 🙂 Ayrıca o bölgede Simon-Dach caddesi üzerinde bir çok güzel cafe de bulunuyor. Yemek sonrası burada kahve/içkinizi de alabilirsiniz.
 

 

 
Muhteşem Thai yemeği için Edd’s… Büyük porsiyonları, güzel sarapları ve hafif acılı güzel yemekleri ile sizi mest edecek 🙂 Rezervasyon yaptırmayı unutmayın.
 

 

 

 

 

 
 
Fransız yemeği seviyorsanız, La Bonne Franquette’i deneyebilirsiniz. Güzel bir kaz ciğeri (Foie Gras), escargot (salyangoz) ve ardından Belçika usulü midye. Yalnız ben bir midye delisi olarak bu midyeyi çok da beğendiğimi söyleyemem. Kopenhag’da yediğim bile daha güzeldi. Bence midye dışındaki yemekleri ve güzel şarapları deneyin.
 

 

 

 
Gelelim gece hayatına. Berlin’in en meşhur kulübü Berghain‘mış. Ancak önünde 3-4 saat sıra bekleme ve girememe şansınız varmış. Ekip olarak tekno delisi de olmadığımız düşünülünce bunun yerine 2. en iyi kulüp olarak Watergate’e gitmeye karar verdik. Biz çıkarken sıra devam ediyordu. Tekno müzik seviyorsanız, teknonun anavatanında bir kulübe gitmeden dönmemeniz lazım.
 
Jazz sevenlerdenseniz Schlot isimli bar’ı öneririm. Ben genelde pek Jazz Bar fanı değilimdir. Jazz bence evde loş ışıkta yalnız ve şarap eşliğinde güzel. Kalabalık bir ortamda, konuşmamak için kasarak ve tuhaf triplere girmiş insanları izleyerek değil 🙂 Neyse yine de başarılı olduğunu söyleyebilirim.
 
Son olarak gidip sohbet edeyim, manzara göreyim ve içki içeyim derseniz de bir alışveriş merkezinin tepesindeki Klunker Kranich isimli bara gidebilirsiniz. Gündüz de açık olan mekanda gündüz içkisi de alabilirsiniz.
 
Magnetim

Related Images

Leave a Comment