İngiltere – Londra (Turistik) Gezisi

Favorim de sıra;  Londra… Efendim evet havası biraz tuhaf olabilir, Temmuz’da yağmur yağabilir, kışın donabilirsiniz, bu nedenle biraz kasvetli olabilir, (tabii Mayıs ayında kısa kollu da giyilebilir (nadiren) ) ama ne olursa olsun Londra güzel şehir… Yaşanır mı? Bence yaşanır… Bazen havası ile depresyona sokabilir, o zaman atlayıp haftasonu için İstanbul’a gelmek lazım, orası ayrı 🙂

Şehir her haliyle güzel, her haliyle yaşanası. Her gidişimde farklı bir tat alıyorum ve daha da çok seviyorum Londra’yı… Bir kere kolaylıklarla dolu bir yer. Ulaşım inanılmaz. Sadece metro (müthiş aksanları ile İngiliz’lerin “tube” dediği 🙂 ) değil, otobüs, tren vs şehircilik adına inanılmaz bir çalışma var Londra’da. Bir sonraki seçimde belediye başkanlarına ben de oy vermek istiyorum o derece. 🙂 Londra’ya iner inmez bir oyster kart almanızı öneririm, bununla sadece metroya değil tüm toplu taşıma araçlarına binebilirsiniz. Yalnız binerken metro ile platform arasındaki boşluğa dikkat edin İngilizler bu konuda biraz hassas (Mind the Gap 🙂 )



Bu arada havalimanı şehir içi ulaşım için metro, otobüs, tren seçeneklerinin dışında iyi bir servis için Swiss Cottage’ı deneyebilirsiniz. Fiyatlar oldukça uygun, konfor ise paha biçilemez. Özelllikle yüklü bir valiz ile dönüyorsanız 🙂

Malum İngilizler sağdan direksiyonlu araba kullanıyorlar. Buna bağlı olarak trafikte araçların geliş yönü de alışkın olduğumuzdan farklı. Farklı olmayı seviyorlar belki ama sizin için hayatı kolaylaştırmak için yollarda sürekli arabaların nereden geldiğini gösteren yazılar koymuşlar 🙂 Nereye bakacağınızı bilin de bir kazaya kurban gitmeyin diye. Biraz “Walking for Dummies” tadında ama kesinlikle faydalı. Baktınız emin değilsiniz, iki tarafa da bakmanızda fayda var tabii. Zaten arabalar nereden geliyoru anlamaya başlayana kadar tatilinizi tamamlamış olacaksınız. 🙂

Ben Londra’yı sevdiğimden midir bilmiyorum hayatımın çok uzun bir döneminde hep bir bağım oldu benim Londra ile. Önce amcamın, sonra ve halen de bilumum arkadaşlarımın orada yaşaması, hep yurtdışındaki ilk durağım yaptı burayı. Ben sevdiğim için mi bu kadar hayatımın içinde hep, yoksa hayatımın içinde olduğu için mi seviyorum orası meçhul tabii. Ama aşağıda yazılanlar biraz peşpeşe sıralanmış aktiviteler içermekle birlikte aslında yaklaşık 15-20 kere gidilip toplamda geçen zaman olarak ise 6 aydan fazla zaman geçirilmiş bir şehir hakkında bir yazı olarak düşünülebilir… Ha bir de açık söylemek gerekirse çok objektif olamayabilirim Londra konusunda, seviyorum napiyim 🙂

Gitmeden yapılması gereken bir şeyden bahsedeyim, Citymapper adlı application’u indiriyorsunuz, gerisini ona bırakıyorsunuz. Bulunduğunuz yerden nereye hangi otobüs, metro gider, kaç dakika sürer, ücreti nedir vs gibi herşeyi sizin için planlayan bir uygulama. Uygulamada ilgili otobüsün kaç dk sonra geleceği dahi yazıyor ve evet o dakika hiç ama hiç sapmıyor. Belediyecilik anlayışının trafik nedeniyle kapalı olan yeri kırmızı olarak göstermek olduğu bir yerden sonra bunları görünce hayretler içinde kalıyor tabii insan. Biz TEM’in kapalı olduğunu bilmiş evet bak kırmızı diye gurur duyuyoruz Belediyemiz ile, adamlar uzaya gitmiş.

Neyse bir yeri güzel yapan önemli etkenlerden biri yemektir bence. İngiliz’lerin belli bir mutfağı yoktur malum ama gelin görün dünya üzerinde varolan tüm mutfakların belki de en güzel restaurantları (en azından Top 10’dakilerden 1-2’si) Londra’dadır. Çok iddialı biliyorum, ama öyle… Dolayısıyla Londra gezmek, yemek, içmek, alışveriş yapmak için güzel şehir. Geriye de bir şey kalmıyor zaten… Yeme-İçme kısmını ŞU yazımda ayrıca anlatıyorum.

Londra’da görülmesi gerekenler;

  •        Tower of London / London Bridge
  • South Bank (Big Ben / London Eye)
  •       Oxford/Regent/Carnaby Street
  •        Chelsea – King’s Road
  •        China Town
  •        Leicester Square / Covent Garden *** (Benim favorim)
  •       British Museum
  •        Tate Modern *** (Benim favorim)
  •        Shortridge/Bricklane Bölgesi
  •        Hyde Park

Şehir Pazarları *** (Benim favorim)

Öncelikle meşhur 2 katlı otobüsler ile bir şehir turu almanızı öneririm. Ben “BigBus” diye bir firmanın turunu almış ve çok memnun kalmıştım. Turu satın alınca 2 gün boyunca şehir içi tüm yolculuklarda bu otobüsü kullanıyorsunuz. İstediğiniz yerde otobüsten inip sonra tekrar binebiliyorsunuz. Ayrıca turu alınca size bir de ücretsiz nehir turu (Thames turu) da veriyorlar. Thames turuna katılırsanız önerim nehirde Tower Bridge’in sonrasındaki kısma katılmamanız. Ben Greenwich’e kadar gittim, orada hiç bir şey olmadığı için 1,5 saatimin boşa gitmesi dışında hiç bir anlamı olmadı. Bunun dışında turun bir de ucretsiz yaya turları var. (walking tours) Ben Buckingham Palace  turuna katılmıştım, İngiliz bir rehber eşliğinde asker değişimi gösterisini falan izlemiştik, çok detaylı bilgiler de vermişlerdi. (Asker değişimi Türk insanı olarak olmazsa olmazımız biliyorsunuz, seviyoruz 🙂 ) Bunun dışında Beatles Walk ve Ghosts by Gaslight Walk isimli turları da var. Ben onlara katılmamıştım ama zaman varsa enteresan olabilir. Turlar yaklaşık 2 saat sürüyor ve belirttikleri saatte Trafalgar Square’da Big Bus rehberi ve tura katılacak diğer kişiler ile buluşup gidiyorsunuz. Hiçbir şey olmasa 2 saat boyunca muhteşem İngiliz aksanlı bir rehberi dinlemek bile keyifli 🙂

Şehir turunun avantajı otobüs ile gezerken beğendiğiniz yerleri belirlemek ve sonra onlara detaylı geziler yapmak… Genelde ilk defa gittiğim büyük şehirlerde yapmaya çalışıyorum bunu.

Son gidişlerimde daha çok yeni yerleşim yerlerine gitme fırsatım oldu. Şöyle ki şehirde genel olarak bir Doğu’ya kayış var. Lokaller Batı’dan (Chelsea, Nothing Hill vs), Doğu’ya kayıyorlar (Angel, Shoreditch). Çok genel özetlemek gerekirse batı Nişantaşı tadındaysa, doğu Cihangir, Galata tadında denebilir. Tercih sizin. Doğudaki Hackney bölgesi Türk’lerin çok olduğu (Evkur bile gördüm) ve yeni gelişen bölge. Burada Rita’s isimli bir restaurant’a gittim, öneri ile. Ortam çok güzeldi diyemem ama yemekler gerçekten çok güzeldi. O kadar güzeldi ki fotoğraf çekmek aklıma bile gelmemiş 🙂 Yemek sonrası yine Hackney’de Dalston isimli bir Jazz bara gittim. Müzik ve kokteyller çok başarılıydı. Bu arada Hackney’de Fenerbahçe Social Club bile vardı, Fener everywhere! 🙂

Gelelim detaylara;

Tower of London ve Tower Bridge şehrin mihenk taşları, Londra’ya gidip bunları dönmeden gelmemek gerek elbette. Tower Bridge hani “Sherlock Holmes” filminin sonunda tepeden sallandıkları inşaat şeklinde olan köprü. Köprünün tepesinde gezip yapılış hikayesini izleyebiliyor, mekanizma hakkında bilgi alabiliyor ve Londra manzarasını izleyebiliyorsunuz. Kale (Tower of London) de oldukça iyi korunmuş, girişte alacağınız harita yardımı ile tüm odaları detayları ile gezebiliyorsunuz. Kalenin meşhur kuzgunlarını da görme fırsatınız oluyor bu gezi sırasında.

Big Ben Londra’nın sembolü olmuş bir diğer anıt. Otobüs turu alırsanız önünden defalarca kere geçeceksiniz. Ama önerim Thames’in öte yakasına geçip Big Ben’i ve parlamento binasını karşıdan fotoğraflamanız… Onun dışında pek bir numarası yok, görüntü güzel. Big Ben’i en güzel fotoğraflayacağınız yerlerden biri de South Bank. Waterloo’da otobüs/metrodan inip South Bank’e inebilir, güzel bir yürüyüş yapabilirsiniz.

Oxford Street ve Regent Street birbirini kesen iki cadde ve Londra’da alışverişin kalbi bu iki caddede atıyor. Oxford Street’e gitmek için metrodan Oxford Circus ya da Bond Street duraklarında inebilirsiniz. Marble Arch’da ya da Tottenham Court Road’da da inebilirsiniz ama caddenin uçlarında inmiş olursunuz. Oxford’da daha çok Zara, Mng, H&M, Primark gibi mağazaları, bunun yanı sıra Slefridge, House of Fraser gibi büyük mağazaları bulabilirsiniz. Bir de Ben’s Cookies var ki buradaki kurabiyeleri denemeniz lazım. Kişisel olarak Türkiye’de olmamasından dolayı büyük sıkıntı duyduğum Boots ve Uniqlo’ya da uğramanızı öneririm.

Regent Street’te ise daha lüks mağazaları bulabilirsiniz. Ayrıca Regent Street üzerindeki Carnaby Street üzerinde bir çok mağaza ve restaurant’a da ulaşabilirsiniz. Bunun dışında Bond Street’te de daha lüks mağazalara ulaşmanız mümkün. Hepsi zaten iç içe, bence hepsine gidin. Benim alışveriş ve gezme için favorim kesinlikle Regent Street.

Londra’ya gidince Chelsea’yi de bir görmek lazım elbette. Ben bir gidişimde Chelsea’de bir stüdyo dairede kalmıştım. Gerçekten çok başarılıydı. Dekorasyon meraklılarına Chelsea’de bulunan Conran Shop’a uğramalarını tavsiye ederim. Chelsea’nin merkezi King’s Road diye geçen cadde. Cadde üzerinde bir çok cafenin yanı sıra yine Habitat, Heal’s gibi dekorasyon mağazalarını da bulabilirsiniz. Bunun dışında Acne Studios, Iro, Zadig & Voltaire, Ash gibi mağazaları da cadde üzerinde bulmanız mümkün.

Şehrin ana merkezlerinden biri de Trafalgar Square. Meydanda yıl boyunca bir çok etkinlik oluyor. Meydanda bir çok heykelin yanı sıra National Gallery’de bulunuyor.

Çin yemeği sevenlerden misiniz bilmiyorum ama ben tabiki China Town’u es geçemedim. Görsel olarak çok hoş olduğunu söylemek elbette mümkün değil, yani restaurantların camlarına asılmış ördekler çok güzel bir görüntü değil ama tadları oldukça güzel. Tabii her yer Çinliler ile dolu, onlar orada da kendi yemeklerini yemekten vazgeçmek istemiyorlar malum. Bu adresten gidebileceğiniz restaurantlar ile ilgili detaylı bilgiye ulaşabilirsiniz. Ben bir çoğunda yedim, genel olarak ortalamanın üstüydü diyebilirim. Ama ucuz fiyat açık büfe olanların tercih etmemenizi öneririm, genelde diğerlerine göre hem görsel olarak, hem de lezzet olarak daha kötü oluyorlar. Benim yediklerim içinde en iyisi Imperial China isimli restauranttı.

 

China Town’un hemen yakınında Soho’da eğlence merkezi, Bar/Club aradığınız her tür eğlence mekanı burada.

Gelelim Leicester Square ve Covent Garden. Metrodan aynı isimli duraklarda inerek ulaşabilirsiniz. Leicester Square genel olarak bir çok barın, restaurantın bulunduğu, her daim kalabalık olan bir merkez. Covent Garden ise meydandaki cafeleri, barları, çarşısı ile kesinlikle zaman geçirmekten çok fazla zevk alacağınız bir diğer yer. Covent Garden’a gidip meydanda oturmadan, kahve/bira eşliğinde meydanda müzik yapan sanatçıları (umarım denk gelirsiniz) görmeden dönmemek lazım. Müzikaller de bu bölgede. Gitmeden takip edip biletleri önceden alırsanız dünyaca ünlü bir çok müzikale gidebilirsiniz. Benim Londra deyince aklıma gelen ve özlediğimi düşündüğüm yer kesinlikle Covent Garden. Tam anlamıyla kendimi Londra’da hissetmem için orada meydanda kahvemi, biramı yudumluyor olmam gerekiyor.


Piccadily Circus ise şehirdeki bir diğer meydan. Gidilip görülmese de önünden defalarca kere geçeceksinizdir zaten 🙂 Tam ortasında bir Eros heykeli bulunuyor. Bu arada bu bahsi geçen bölgelerin hepsi birbirine yürüme mesafesinde.

Yine Londra’ya gitmişken meşhur Madame Tousseau müzesine de gidebilirsiniz. Müzede bir çok sanatçının, devlet adamının balmumu heykelini görebilirsiniz. Modeller o kadar güzel yapılmış ki bazen gerçek olduğunu düşünüp gidip konuşmak istiyorsunuz 🙂 Ben ilk gittiğimde bir kişiyi tanıyamamış, acaba bu kim diye bakarken altında Mustafa Kemal Atatürk yazdığını görmüştüm 🙂 O kadar benzememiş yani. Herhalde en benzetilemeyen Atatürk’ün heykeliydi. Heykel sonradan Koç ailesi tarafından bir girişim ile yenilendi, şimdiki kesinlikle Atatürk’e benziyor. Benim müze olarak birinci tercihim olmaz açıkçası ama özellikle çocuklu aileler için güzel bir deneyim olabilir.

Londra’da gidilmesi gereken bir diğer müze ise Tate Modern, benim favorim. Hemen nehir kenarında bulunan bu müzede özellikle retro, Lichtenstein sevenler aradıklarını bulabilirler. Tamamen modern sanat eserlerinden oluşan müze kesinlikle görülmeli. Müze ile ilgili detaylar için bu internet sitesini kullanabilirsiniz. New York MOMA tadında olduğunu söyleyebilirim.British Museum konusunda konuşmama gerek yok sanıyorum, tabi ki gidin. Sindire sindire gezin hem de…

Son gidişimde Victoria & Albert müzesine de gitme fırsatım oldu. Ben çok etkilendim müzeden. Özellikle Luxury sergisi görülmeye değerdi. Hemen bildiğimiz tüm markaların tarihteki gelişimini görmek çok etkileyiciydi. Müze meşhur Harrods’a yürüme mesafesinde. Bu arada Harrods’da alışveriş yapmak ayrı keyif, muhteşem yiyecek/market katını gezmek ayrı keyif. Gidip gezin, hediyelik alışverişinizi buradan yapın derim.

London Eye Londra’yı tepeden izlemek için ideal bir yer. Defalarca gidip her seferinde çeşitli sebeplerle binme imkanı bulamadım malesef. (Birinde tamirdeydi, birinde geç kaldım, birinde sis vardı diye tercih etmedim vs vs) Ama Londra ve Thames aşağıdan böyle görünüyorsa yukarıdan nasıldır diye düşünmeden edemiyor insan 🙂 Ben binmedim siz binin.

Hyde Park’a gidin ve giderken yanınızda fındık, badem gibi çerezler almayı unutmayın. Ancak bademi elinizde tutarken dikkat edin sincaplar bacağınıza tırmanıp elinizden badem yemeye hemen başlayabilirler 🙂 Hava güzelse en azından yarım gününüzü Hyde Parkta gezip, uzanıp etrafı izlemeye ayırabilirsiniz. Hatta bence şöyle bir tur yapın; Pret a Manger’den bir sandviç alıp Hyde parka gidin. Biraz gezdikten sonra yere havlunuzu serin (havluyu da bir zahmet götürün yanınızda), kulağınızda güzel bir müzik ile sandviçinizi yerken etrafı seyredin. Sonra biraz kitap okuyup, uyuyun. Sonra kalkıp sincaplara kuruyemiş verin, hayatın tadını anlayın. Turumuzun sonu ve huzur… 🙂

Londra’da turistik geziler dışında yapılacakları ayrı bir yazıda, ŞURADA anlattım. Onlara ayrıca göz atmanızda fayda var 🙂
Londra gidilip görülmeli, hatta yaşanmalı bir şehir. Her gittiğimde favorim olduğuna bir kez daha emin oluyorum. Gidin pişman olmayacaksınız…

Bu gezinin magneti şöyle;

 

Related Images

Leave a Comment